İncinmenin Cesareti
İnsan incinmekten korunamaz. Bu, kaçamayacağımız bir gerçektir; ama garip biçimde, çoğumuz hayatımızın büyük bir kısmını tam da bunu başarmaya çalışarak geçiririz. Kalbin etrafına duvarlar öreriz, güven kelimesini temkinle telaffuz ederiz, "bir daha asla" deriz kendi kendimize, sanki bu bir yemin, bir sözleşme, bir garantiymiş gibi. Oysa kalbin görevi hiçbir zaman kendini saklamak olmadı. Kalp, zırhlanmak için değil, yaşamın içinden geçmek için vardır. Onu kapalı tutmak, onu korumak değildir, bence onu yavaş yavaş öldürmektir.
Belki de bütün mesele, acıdan kaçmak değil; acıyla birlikte de sevebilmeyi öğrenmektir. Bu cümle kulağa basit gelebilir, neredeyse bir poster sözü gibi. Ama üzerinde durup düşününce, aslında hayatın en zor öğrenilen derslerinden birine işaret ettiğini görürüz. Çünkü biz, acıyı bir düşman olarak görmeye şartlandırılmışızdır. Onu bir sinyal, bir alarm, bir "buradan uzak dur" işareti sanırız. Oysa acı, çoğu zaman sadece bir kanıttır; sevmiş olmanın, bağlanmış olmanın, hayatı gerçekten yaşamış olmanın kanıtı. Kalbini kapattığında sadece incinme ihtimalini değil, seni dönüştürecek sevgiyi de dışarıda bırakırsın. Ve bu, çoğu zaman fark edilmeyen bir kayıptır; çünkü kapalı bir kalp acı çekmez, ama aynı zamanda hiçbir şey de hissetmez. Uyuşukluk, güvenlik değildir. Sadece yavaş bir kayboluştur.
Nevrozun Gerçek Yüzü
Carl Gustav Jung'un bir sözü var, üzerinde defalarca düşünülmeyi hak eden: "Nevroz, yaşanması gereken haklı bir acının yerine geçen şeydir." İlk okunuşta tuhaf gelebilir bu cümle, nevrozu bir acının yerine geçen şey olarak tanımlamak. Ama Jung'un kastettiği tam olarak şudur: İnsan, hissetmesi gereken acıyı yaşamaktan kaçındığında, o acı bir şekilde kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir. Bastırılan acı, çözülmeden yeraltına iner ve orada, bilinçdışının derinliklerinde, kendine yeni bir yüz bulur: kaygı, saplantı, kronik bir huzursuzluk, nedeni belirsiz bir ağırlık.
Burada söz edilen nevroz, yalnızca klinik bir tanı değildir. O, insanın hissetmesi gereken acıyı yaşamamak için kendini hayattan geri çekmesidir; korkularının içinde sıkışıp kalmasıdır. Sevmekten korktuğu için sevmeyen, kaybetmekten korktuğu için hiç sahip olmayan, reddedilmekten korktuğu için hiç istemeyen insanın hikayesidir. Ve ironik olan şudur: bu insan, acıdan kaçarken aslında daha büyük, daha sinsi, daha uzun soluklu bir acıya razı olur. Çünkü kaçınılan acı asla yok olmaz, sadece kronikleşir. Bazen bizi asıl yoran şey acının kendisi değildir; ondan kaçmak için ödediğimiz bedeldir. O bedel, yıllar içinde sessizce birikir: kaçırılan fırsatlar, kurulmamış bağlar, söylenmemiş sözler, girilmemiş kapılar.
Garantisiz Bir Şeye İnanmak
Aşkın garantisi yoktur. Bu, belki de kabul etmesi en zor gerçeklerden biridir, çünkü modern zihin garanti ister; risk hesaplar, olasılık ölçer, güvenceye ihtiyaç duyar. Ama sevgi, hesap tablosuna sığmaz. Hiç kimse sana, sonunda incinmeyeceğine dair bir söz veremez. Ne en sadık dost, ne en tutkulu sevgili, ne de zamanın kendisi. İncinme ihtimali, sevmenin bir yan etkisi değil, onun ayrılmaz bir parçasıdır, tıpkı nefes almanın bazen acı verebilmesi gibi, ama yine de nefes almadan yaşayamayışımız gibi.
Fakat burada, madalyonun öteki yüzü de aynı derecede gerçektir: hiç kimse de sana, hayatının en derin mutluluğunu yaşatmayacağını söyleyemez. Bu belirsizlik, aslında bir tehdit değil, bir davettir. Çünkü eğer sonuç garanti olsaydı, ister acı, ister mutluluk olsun.. ortada cesarete gerek kalmazdı. Cesaret, tam da bu belirsizliğin içinde doğar. Bilmemek, seçmemizi anlamlı kılan şeydir.
Açık Kalan Kalbin Cesareti
Bu yüzden cesaret, hiç incinmeyecek olmak değildir. Öyle bir cesaret zaten var olamaz; çünkü incinmemek, hissetmemek anlamına gelir, hissetmemek de yaşamamak anlamına. Gerçek cesaret çok daha sade ve çok daha zordur: kalbin kırılabileceğini bilerek yine de onu açık tutabilmektir. Bunu her sabah yeniden seçmek zorundayızdır.. güvenmeyi, sevmeyi, umut etmeyi. Dün incinmiş olmak, bugün yine açık olmayı imkânsız kılmaz; sadece daha zor kılar. Ve belki de asıl olgunluk, dünün yaralarını bugünün duvarına dönüştürmemekte saklıdır.
Günün sonunda insanı iyileştiren şey, hiç yara almamış olması değildir; bütün yaralarına rağmen sevgiyi seçebilmiş olmasıdır. İyileşme, yarasız bir geçmişten gelmez, yaralı bir geçmişe rağmen kurulan bir gelecekten gelir. Yara izi, zayıflığın değil, hayatta kalmanın kanıtıdır; ve daha da önemlisi, tekrar sevebilmenin kanıtıdır.
Kaçırılan Hayat
Belki de gerçek özgürlük, incinmeyi göze alacak kadar yaşamı sevebilmektir. Özgürlüğü çoğu zaman yanlış yerde ararız; hiçbir şeye bağlanmamakta, hiçbir şeyi riske atmamakta, her ihtimale karşı kendimizi sigortalamakta. Oysa bu, özgürlük değil, sadece bir başka hapistir; duvarları görünmeyen, ama nefes almayı aynı derecede zorlaştıran bir hapis.
Çünkü kaçındığımız acı, çoğu zaman kaçırdığımız hayata dönüşür. Sevmediğimiz insan, girmediğimiz o konuşma, kapatmayı seçtiğimiz o kapı.. hepsi, "keşke" diye başlayan cümlelerin ham maddesidir. Ve belki de en büyük pişmanlık, incinmiş olmak değil, hiç denememiş olmaktır. Kalbimizi güvenle değil, korkuyla yönetmiş olmaktır.
Sonunda geriye kalan tek soru şudur: Kalbini kapalı tutarak kendini korumayı mı seçeceksin, yoksa açık tutarak gerçekten yaşamayı mı? Çünkü ikisi arasında güvenli bir orta yol yok. Ya kalp açıktır, ya da değildir. Ve açık bir kalp, er ya da geç incinecektir.. ama aynı zamanda, er ya da geç, sevecektir de. Gerçekten sevecektir.