Bize öğretilen aşk, hep “birine” yöneliktir. Bir yüz, bir isim, bir hikaye… Oysa belki de en radikal dönüşüm, aşkı bir kişiden geri çekip bir hale dönüştürmekle başlıyor.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî “Aşk, seninle benim aramda değil; senin içindedir.” derken tam da buna işaret ediyordu. Aşkı dışarıda aradığımız sürece, onu hep kaybetme korkusuyla yaşayacağız. Çünkü dışarıdaki her şey değişir. İnsanlar gider, koşullar dönüşür, zaman eskir. Ama insanın kendi merkezinde bulduğu hal, kök salar.
Çoğu insan aşkı bir boşluğu doldurmak sanıyor. “Onsuz yapamam” dediğimiz yerde aslında şunu söylüyoruz: “Ben kendimle yapamıyorum.” Bu itiraf ağır gelebilir ama özgürleştiricidir. Çünkü aşk, birine tutunmak değildir. Tutunmak korkudan doğar; aşk ise özgürlükten.
Erich Fromm, Sevme Sanatı adlı kitabında aşkın bir duygu değil, bir yeti olduğunu söyler. Yani aşk, başımıza gelen bir şey değil; geliştirdiğimiz bir bilinç halidir. Eğer bu doğruysa, o hale gelmeden yaşadığımız şey çoğu zaman bağımlılık, alışkanlık ya da yalnızlıktan kaçıştır.
Gerçek aşk eksik bir yerden doğmaz. Merkezinden yürüyebilen iki insanın karşılaşmasıdır. Kendiyle teması olan bir insan, kimseyi hayatının anlamı yapmaz. Çünkü zaten anlamla bağlantısı vardır. Kimseyi omzuna yük etmez; kimsenin omzuna yük olmaz. Yan yana yürür. Yan yana akabilir.
Osho şöyle der: “İki yarım bir araya gelirse sadece daha büyük bir eksiklik oluşur. İki bütün bir araya gelirse paylaşım doğar.” Bu cümle sert ama gerçek. İki yarım birbirine tutunur; iki bütün birbirine eşlik eder.
Peki bu noktaya nasıl gelinir?
Kendinle kalmayı öğrenerek. Sessizlikten kaçmayarak. Telefonu, kalabalığı, dikkati dağıtan her şeyi susturup kendi iç sesini duyarak. Sevilmeyi beklemeden önce kendine nasıl davrandığını fark ederek. Kendini eleştirdiğin yerde yumuşayarak. Kendi içindeki çocuğu, kırılmış yerleri, korkuları görüp onlara sahip çıkarak.
Bu bir gecede olmaz. Ama her fark edişte biraz daha merkezine dönersin.
Carl Gustav Jung, “İnsan başkasını ancak kendisi kadar sevebilir.” der. Kendine yabancı birinin aşkı da yabancıdır. Kendi karanlığıyla yüzleşmeyen biri, başkasının gölgesinden korkar. Kendi yalnızlığını taşıyamayan biri, karşısındakini boğar.
Gerçek aşk nedir biliyor musun?
İki insanın birbirini tamamlaması değil. İki bütün insanın yan yana akabilmesi. Birbirine alan açabilmesi. “Sensiz eksik değilim ama seninle daha zenginim” diyebilmesi.
Birine eşlik edebilmek aşkın en zarif halidir. Çünkü eşlikte sahiplenme yoktur. Kontrol yoktur. Mecburiyet yoktur. Sadece bilinçli bir seçim vardır.
Ve en önemli yer burası:
Aşk bir kişi değildir.
Aşk bir isim değildir.
Aşk, bir haldir.
Sen o hale geldiğinde, yanında kim kalırsa kalsın, o sadece harika bir "yaşam hediyesi" olur. Kalmak isteyen kalır; gitmek isteyen gider. Ama sen eksilmezsin. Çünkü aşkı birine bağlamazsın. Onu içinde taşırsın.
Belki de olgun aşkın cümlesi şudur:
“Ben zaten tamamım. Sen de tamam ol. Gel, yolun bir kısmında birlikte yürüyelim.”
Benim gibi kafası biraz karışık olan biriysen... Dürüst olmalıyım ki,
“Aşk, benim. İstersen eşlik edebilirsin.”
Bu cümleyi kurmak kolay değil. Hele ki insan kendi içinde hala soru işaretleri taşıyorsa… “Gerçekten tamam mıyım?”, “Yoksa hala bir yerlerim eksik mi?”, “Sevgiye hazır mıyım, yoksa birine yaslanmak mı istiyorum?” gibi sorular içten içe dolaşıyorsa.
Belki de mesele zaten “tamam olmak” değil.
Bize uzun zamandır iki yarımın bir bütün ettiği masalı anlatıldı. Oysa Erich Fromm, Sevme Sanatı’nda aşkın bir ihtiyaçtan kaçış değil, bir olgunluk eylemi olduğunu söyler. Yani aşk, bir boşluğu kapatma çabası değil; içsel temasın taşmasıdır. Ama insan o olgunluğa yürürken elbette tereddüt eder.
Çünkü kendinle kalmak kolay değildir. Sessizlik bazen huzur değil, yüzleşme getirir. İçinde çocuk kalan yerlerin, kırgınlıkların, terk edilme korkularının sesini duymak cesaret ister. Carl Gustav Jung’un dediği gibi, insan ışığına ulaşmadan önce gölgesiyle karşılaşır. Ve gölgeyle karşılaşmak, tamamlanmış hissettirmez; aksine eksikmişsin gibi hissettirebilir.
Belki de “tamam olmak” sandığımız şey bir varış noktası değil. Belki bu, dalgalarla birlikte olabilmektir. Bir gün güçlü ve merkezinde, ertesi gün kırılgan ve soru dolu… Ama her halinle kendine biraz daha dürüst.
Aşk o zaman birine tutunmak olmaktan çıkıyor. Tutunmak, düşme korkusundan doğuyor. Oysa eşlik etmek başka bir yerden geliyor. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin söylediği gibi, "aradığın şey aslında seni arıyorsa, belki de mesele eksik olup olmamak değil; kendi içindeki akışa izin vermek."
Gerçek aşk iki insanın birbirini tamamlaması mı? Belki.
Ya da iki insanın, kendi tamamlanma süreçlerine şefkatle tanık olması.
Belki bugün “tamamım” diyemiyorsun.
Belki hala öğreniyorsun.
Belki hala kendine dönmeyi, kendinle kalmayı, kendini sevmeyi pratik ediyorsun.
Ve belki aşk da tam burada başlıyor.
Net, kesin, bitmiş bir cümlede değil.
Belirsiz ama dürüst bir yerde.
“Ben yoldayım,” diyebildiğin yerde.
“Tamam mıyım bilmiyorum ama kendimden kaçmıyorum,” diyebildiğin yerde.
O hale geldiğinde, yanında kim kalır bilmiyorum.
Belki biri olur. Belki olmaz.
Ama sen, en azından, kendi hikayenden kaçmayan biri olursun.
Belki aşk dediğimiz şey de önce tam olarak budur.
Sevgilerimle,
Aslı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder